Netanyahu'nun 'Yeni Ekseni': Ortadoğu'da Kalıcı Bir Yapı mı, Geçici Çıkar İttifakı mı?
TEMEL ÇIKARIM: Netanyahu'nun ilan ettiği İsrail-Körfez ekseni, İran tehdidi ve ABD garantisi devam ettiği sürece işlevsel ancak kurumsallaşması zor. Türkiye bu eksenin dışında kalırken, Suudi Arabistan'ın tavrı ve ABD'nin İran politikası, eksenin geleceğini belirleyecek.
Abu Dabi'deki Abraham Accords zirvesinde Binyamin Netanyahu'nun ağzından dökülen sözler, Ortadoğu diplomatik tarihinde bir dönüm noktasını simgeliyor olabilir. Ya da olmayabilir. İsrail Başbakanı, İran'a ve Müslüman Kardeşler'e karşı 'yeni bir bölgesel eksen' oluşturduklarını ilan ederken, aslında çok daha derin bir soruyu gündeme getirdi: Ortadoğu'da ideolojik ve mezhepsel bölünmelerin ötesinde, pragmatik çıkarlara dayalı ittifaklar kalıcı olabilir mi?
Netanyahu'nun BAE, Bahreyn, Sudan ve Fas ile vurguladığı normalleşme sürecinin arka planına baktığımızda, bu eksenin temelinde üç kritik ortak nokta var: İran'ın nükleer programına duyulan kaygı, bölgesel askeri genişlemesine karşı alarm ve siyasal İslam hareketlerine —özellikle Müslüman Kardeşler'e— yönelik ortak düşmanlık. Peki bu üç payda, tarihin derinliklerinden gelen mezhepsel ayrışmaları, Arap-İsrail çatışmasının yüz yıllık travmasını ve halkların hafızasındaki Filistin davasını geride bırakmaya yeter mi?
Abraham Accords: Geçmişin Kırılma Noktası, Geleceğin Belirsizliği
2020'de imzalanan Abraham Anlaşmaları, Donald Trump yönetiminin Ortadoğu'ya armağanı olarak sunulmuştu. BAE ve Bahreyn'in İsrail'le ilişkilerini normalleştirmesi, ardından Sudan ve Fas'ın bu trene katılması, bölgede uzun yıllardır geçerli olan 'önce Filistin sorunu çözülmeli' paradigmasını fiilen çöpe attı. Netanyahu'nun şimdi bu anlaşmaları bir 'eksen' olarak tanımlaması tesadüf değil; İsrail için bu sadece barış değil, stratejik bir yeniden konumlanma.
Ancak bu eksenin dayanıklılığı sorgulanmalı. Sudan'da siyasi istikrarsızlık had safhada, Fas'ın önceliği Batı Sahra meselesi, Bahreyn'de ise Şii çoğunluk ile Sünni azınlık yönetimi arasındaki gerilim kronikleşmiş durumda. BAE ise bölgesel hegemonya yarışında kendi rotasını çiziyor ve İsrail ile ittifakı, Libya'dan Yemen'e kadar uzanan kendi stratejik çıkarlarıyla sınırlı. Bu ülkelerin İsrail'le ilişkisi, İran tehdidi sürdüğü müddetçe işlevsel olacak gibi görünüyor. Peki ya İran'la bir diyalog süreci başlarsa? Ya da ABD, yeniden nükleer anlaşmaya dönerse?
İran Faktörü: Ortak Düşman, Ortak Çıkar
Netanyahu'nun söyleminin merkezinde İran var. İran'ın nükleer programı, Lübnan'daki Hizbullah üzerinden Akdeniz'e uzanan askeri varlığı, Irak ve Suriye'deki milisler aracılığıyla kurduğu 'Şii Hilali' stratejisi, İsrail için varoluşsal bir tehdit olarak sunuluyor. Ve bu söylem, Körfez monarşilerinde karşılık buluyor. Suudi Arabistan, BAE ve Bahreyn, İran'ın bölgesel yayılmacılığından endişe duyuyor. Ancak burada kritik bir ayrıntı var: Bu ülkelerin İran'a karşı tutumu, ABD güvencesiyle paralel seyrediyor.
2015'te Obama yönetiminin İran'la nükleer anlaşmayı imzalaması, Körfez ülkelerinde derin bir güvensizlik yarattı. Trump'ın anlaşmadan çekilmesi ve 'maksimum baskı' politikası, İsrail-Körfez yakınlaşmasını hızlandırdı. Şimdi Netanyahu, bu dinamiği kurumsal bir eksene dönüştürmeye çalışıyor. Ancak ABD'nin Ortadoğu'ya bakışı değişken. Biden yönetiminin İran'la yeniden müzakereye açık olması, bu eksenin geleceği için büyük bir belirsizlik yaratıyor.
Benim tezim şu: Netanyahu'nun bahsettiği eksen, İran tehdidi ve ABD güvencesi devam ettiği sürece işlevsel olacak. Ama bu iki faktörden biri değişirse, eksen çatlar. Çünkü bu ittifak, derin tarihsel bağlara değil, geçici stratejik hesaplara dayanıyor.
Müslüman Kardeşler: İkinci Ortak Hedef
Netanyahu'nun söyleminin ikinci ayağı Müslüman Kardeşler. BAE ve Mısır için Müslüman Kardeşler, rejim güvenliğine yönelik birinci derecede tehdit. İsrail ise Hamas'ı, yani Filistin'deki Müslüman Kardeşler uzantısını, varoluşsal düşman olarak görüyor. Bu noktada çıkarlar kesişiyor. Ancak bu kesişim ne kadar derin?
Müslüman Kardeşler, Arap Baharı sonrasında büyük oranda bastırıldı. Mısır'da Abdülfettah el-Sisi darbesiyle iktidardan düştü, BAE ve Suudi Arabistan'ın desteğiyle bölgede marjinalleşti. Türkiye ve Katar'ın desteği dışında, Kardeşler bugün eskisi kadar güçlü bir tehdit değil. Netanyahu'nun bu kartı oynaması, daha çok eksenin ideolojik meşruiyetini güçlendirmeye yönelik. 'Biz sadece İran'a değil, siyasal İslam'a da karşıyız' mesajı, İsrail'in kendini Batı ve ılımlı Arap rejimleriyle aynı cephede konumlandırmasına olanak tanıyor.
Türkiye'nin Konumu: Dışlanan Oyuncu
Bu yeni eksen tartışmasında Türkiye'nin adı geçmiyor. Oysa Türkiye, NATO üyesi, İsrail'le geçmişte stratejik ortaklık kurmuş, aynı zamanda Müslüman dünyasının önemli bir aktörü. Netanyahu'nun ekseninde Türkiye'nin olmaması tesadüf değil. Türkiye, Filistin davasına desteği, Hamas'la diyalogu ve Müslüman Kardeşler'e sağladığı siyasi alan nedeniyle, bu eksenin dışında tutuluyor.
Türkiye'nin İsrail'le ilişkileri 2010'daki Mavi Marmara baskınından sonra ciddi hasar gördü. Her ne kadar diplomat düzeyinde ilişkiler devam etse de, Recep Tayyip Erdoğan'ın Netanyahu'yu sert bir dille eleştirmesi, iki ülke arasındaki güven bunalımını derinleştiriyor. Abraham Accords'un genişlemesi, Türkiye'yi diplomatik olarak daha da izole edebilir. Ankara, bu eksene karşı Katar, İran ve Pakistan ile alternatif bir hat oluşturmaya çalışıyor. Ancak bu hat, ekonomik ve askeri güç bakımından Netanyahu'nun ekseninin gerisinde.
Kanımca, Türkiye'nin Ortadoğu'daki rolü, önümüzdeki dönemde iki seçenek arasında kalacak: Ya İsrail'le ilişkilerini pragmatik temelde yeniden inşa edecek, ya da İran-Katar hattında konumlanarak bölgede alternatif bir güç merkezi olmaya çalışacak. İkinci seçenek, Türkiye'nin ekonomik sıkıntıları ve Batı ile ilişkilerindeki hassas denge göz önüne alındığında riskli görünüyor.
Öngörü: Ağustos 2026'da Bu Eksen Nerede Olacak?
Önümüzdeki altı ayda, Netanyahu'nun bahsettiği eksen üç kritik sınavla karşılaşacak. Birincisi, ABD'nin İran politikası. Eğer Washington, Tahran'la yeniden müzakere masasına oturur ve bir nükleer anlaşma çerçevesi şekillenirse, İsrail-Körfez ekseni diplomatik manevra alanı kaybeder. İkincisi, Sudan ve Fas'taki iç siyasi gelişmeler. Sudan'da askeri cunta ile sivil güçler arasındaki çatışma derinleşirse, ülkenin İsrail'le ilişkileri sorgulanabilir. Üçüncüsü, Suudi Arabistan'ın tavrı. Riyad, şu ana kadar İsrail'le ilişkileri normalleştirmedi. Veliaht Prens Muhammed bin Selman'ın bu konuda atacağı adım, eksenin geleceğini belirleyecek en kritik faktör.
Benim öngörüm şu: Ağustos 2026'ya kadar bu eksen, mevcut haliyle varlığını sürdürecek ama kurumsallaşmayacak. İsrail, BAE ve Bahreyn arasında askeri ve istihbarat işbirliği güçlenecek, özellikle İran'ın İHA ve füze teknolojisine karşı ortak savunma sistemleri geliştirilecek. Ancak Suudi Arabistan'ın eksene katılması, ABD'nin bölgeye daha fazla güvenlik garantisi vermesine bağlı. Ve bu, şu anki belirsiz jeopolitik ortamda düşük ihtimal.
Son Söz: Çıkarlar Geçici, İdeolojiler Kalıcı
Netanyahu'nun ilan ettiği eksen, Ortadoğu'nun yeni gerçekliğini yansıtıyor: İdeolojik sınırlar, stratejik çıkarlar karşısında esniyor. Ama tamamen ortadan kalkmıyor. İsrail ile Arap ülkeleri arasındaki bu ittifak, İran tehdidi ve siyasal İslam korkusu sürdükçe işlevsel. Ama halkların hafızasındaki Filistin davası, Kudüs'ün kutsallığı ve İsrail'in işgal politikalarına duyulan öfke, bu ekseni her an zorlayabilir. Tarih bize gösteriyor ki, çıkarlara dayalı ittifaklar geçicidir; ideolojiler ve halkların duyguları ise kalıcı. Netanyahu'nun ekseni, bu gerçekle yüzleşmek zorunda kalacak.