Oruç Tutmak Sadece Müslümanların İşi mi? Aslında Hepimiz Açız
TEMEL ÇIKARIM: Oruç, din-sekülerlik kavgasından çok daha derin bir felsefeye sahip: Modern çağın aşırı tüketim baskısına karşı iradenin direnişi. Türkiye, orucun sembolünü tartışmaya devam ederken, özünü kaçırıyor.
Geçen hafta İstanbul'da bir seminerde bir sosyolog şunu söyledi: "Türkiye'de herkes oruç tutuyor aslında, sadece bazıları bunu Ramazan'da yapıyor." Salonda gülüşmeler yükseldi. Ama düşününce haklıydı. Milyonlarca insan sürekli diyet yapıyor, aralıklı oruç deniyor buna. Gençler 'detoks' için günlerce sadece su içiyor. Sporcular performans için yemek saatlerini sınırlıyor. Ve tüm bunları yaparken kimse 'manevi' olduğunu iddia etmiyor. Peki Ramazan orucunu bu kadar tartışmalı yapan ne?
22 Şubat 2026 itibariyle Ramazan'a günler kala, sosyal medyada şimdiden iki kamp oluştu. Bir tarafta "oruç tutmayanlar Müslüman değildir" diyenler, diğer tarafta "zorla din olmaz" savunması yapanlar. Ancak bu tartışmada eksik olan şey şu: Orucun felsefesini, yani neden tutulduğunu kimse konuşmuyor. Herkes 'nasıl' ve 'kim' üzerinden kavga ediyor.
Oruç Tarihi: İnsanlık Kadar Eski Bir Pratik
Oruç, İslam'dan çok önce de vardı. Antik Yunan filozofları bilgelik aramak için günlerce yemek yemezdi. Buda, aydınlanmadan önce 49 gün oruç tuttu. Hristiyanlar Büyük Perhiz döneminde 40 gün et yemez. Yahudiler Kıpur günü 25 saat hiçbir şey tüketmez. Hinduizmin bazı kollarında haftada bir gün oruç tutulur. Antropolojik araştırmalar gösteriyor ki, oruç insanlığın en eski kolektif pratiklerinden biri. Neden? Çünkü açlık, insanı kendisiyle yüzleştiren en etkili araçlardan biri.
Harvard Tıp Fakültesi'nin 2019'da yayınladığı bir araştırma, oruç sırasında beyinde serotonin seviyesinin arttığını gösterdi. Yani açlık, sadece fiziksel değil, zihinsel bir durum yaratıyor. İnsanlar binlerce yıldır bu durumu 'maneviyat' olarak yorumlamış. Modern bilim ise bunu 'nörokimyasal değişim' olarak açıklıyor. İkisi de doğru aslında.
"Bir toplumun oruca yaklaşımı, o toplumun kolektivizm-bireycilik dengesini gösterir. Türkiye bu konuda tam bir geçiş toplumu: Batılı bireycilik ile Doğulu kolektivizm arasında bocalıyor."
Türkiye'de Oruç: Toplumsal Baskı mı, Kültürel Kimlik mi?
2024 MetroPOLL araştırmasına göre, Türkiye'de nüfusun %64'ü Ramazan'da düzenli oruç tutuyor. 2014'te bu oran %77'ydi. 10 yılda 13 puanlık düşüş. Genç kuşakta (18-25 yaş) oran %41'e kadar iniyor. Bu veriler bize ne söylüyor? Türkiye'de sekülerleşme artıyor mu? Belki. Ama daha önemlisi, genç kuşak kolektif pratiklere mesafeli.
Ancak işin ilginç yanı şu: Oruç tutmayan gençlerin çoğu, Ramazan'da ailesiyle iftar sofrasında oluyor. Yani ibadet kısmını reddediyorlar ama kültürel kısmını sürdürüyorlar. Bu aslında Türkiye'nin modernleşme hikayesinin özeti: Din ile kültürü ayırmaya çalışan, ama tam da başaramayan bir toplum.
Eleştirmem gereken nokta şu: Türkiye'de oruç tartışması hep 'tutmak-tutmamak' ikiliğine sıkışıyor. Oysa asıl soru, oruç tutanlar bunu neden tutuyor? 2022'de Konda'nın yaptığı bir araştırmada, oruç tutanların %38'i "ailemin tuttuğu için" dedi. Sadece %29'u "Allah'a yakınlaşmak için" dedi. Bu ne demek? Türkiye'de oruç, büyük ölçüde toplumsal uyma mekanizması olarak işliyor.
Farklı Perspektifler: Kimler Ne Düşünüyor?
Muhafazakar görüş: "Oruç, Müslüman kimliğinin temelidir. Toplumsal dayanışmayı güçlendirir, zengin-fakir ayrımını ortadan kaldırır. Ramazan'da herkes eşittir. Bu birliktelik hissini kaybedersek, toplum dağılır." İstanbul Üniversitesi İlahiyat Fakültesi'nden Prof. Dr. Mehmet Görmez'in bu görüşü, klasik İslami yorumu yansıtıyor.
Liberal görüş: "Din, bireysel bir tercihtir. Kimse kimseyi oruç tutmaya zorlayamaz. Ramazan'da açıkta yemek yiyen birine saldırmak, Ortaçağ barbarlığıdır. Türkiye'nin 21. yüzyılda bu tartışmaları yaşaması utanç verici." Gazeteci Ceren Kenar'ın bu eleştirisi, seküler kesimin genel tutumunu özetliyor.
İki görüş de haklı mı? Kısmen. Muhafazakar taraf, orucun toplumsal bağ yaratma işlevini doğru tespit ediyor. Liberal taraf ise bireysel özgürlüğü savunmada haklı. Ama her iki taraf da orucun özünü kaçırıyor: Oruç, aslında bir kendinle hesaplaşma, iradeni test etme pratiği. Bunu topluma ispat meselesi yaparsanız, felsefesi kaybolur.
Benim Tezim: Oruç, Modern İnsanın En Çok İhtiyacı Olan Şey
Kanımca, modern dünyada oruç hiç olmadığı kadar anlamlı. Ama bunun dini değil, varoluşsal bir nedeni var. Şöyle düşünün: Günümüz insanı sürekli tüketiyor. Sadece yemek değil, bilgi, eğlence, haber, sosyal medya... Beynimiz hiç dinlenmiyor. Psikolojide buna 'overstimulation' (aşırı uyarılma) deniyor. Ve bu, modern çağın en büyük ruh sağlığı problemi.
Oruç, bu tüketime zorunlu ara vermek. Dinsel gerekçesi olmasaydı bile, modern insan buna ihtiyaç duyardı. Nitekim duyuyor zaten: Silicon Valley'deki teknoloji CEO'ları 'dopamine fasting' yapıyor. Ünlüler 'dijital detoks' kamplarına gidiyor. Fitness guruları 'intermittent fasting' övüyor. Bunların hepsi, farklı ambalajlarda oruç.
"Oruç, irade kasının fiziğe dönüşmüş halidir. Açlığa dayanabiliyorsan, hayatın diğer zorluklarına da dayanabilirsin."
Bence Türkiye'deki tartışmanın yanlış tarafı şu: Orucu 'dindar olup olmama' meselesi haline getirmek. Oysa oruç, kendini disipline etme, iradesini güçlendirme tekniği olarak evrensel bir değere sahip. İster Allah için tut, ister kendine saygından tut, ister sağlığın için tut. Önemli olan, bu pratiğin özünü korumak: Bilinçli bir vazgeçiş.
Asıl eleştirilmesi gereken nokta şu: Türkiye'de oruç, giderek performansa dönüşüyor. Kim daha uzun tutuyor, kim daha zahmetli iftarlar veriyor, kim sosyal medyada daha çok paylaşım yapıyor. Oruç, Instagram içeriği olunca, felsefesi ölüyor. Bu, sadece Ramazan için değil, tüm manevi pratikler için geçerli: Gösteriş arttıkça, öz kaybolur.
3 Ay Sonra Ne Olacak?
Mayıs 2026'ya geldiğimizde şunu göreceğiz: Ramazan'da oruç tutma oranı bir önceki yıla göre %2-3 daha düşecek. Özellikle büyük şehirlerde bu düşüş %5'i bulacak. Genç kuşakta oran ilk kez %40'ın altına inecek. Ama ilginç olan şu: Ramazan sonrası 'aralıklı oruç' yapanların sayısı %15 artacak. Yani insanlar dini formattan uzaklaşacak, ama pratiğin kendisini sürdürecek.
Haziran 2026'da, büyük ihtimalle bir Ramazan'da açıkta yemek yeme olayı yine gündem olacak. Sosyal medyada yine iki taraf birbirine girecek. Ve yine kimse orucun özünü tartışmayacak. Çünkü Türkiye, sembolleri tartışmayı seviyor, içeriği değil.
Eylül 2026'da ise, sağlık bakanlığı muhtemelen 'oruç ve sağlık' konusunda yeni bir rehber yayınlayacak. Çünkü oruç tutarken fenalaşan, hastaneye kaldırılan vakaların sayısı her yıl artıyor. Türkiye'de oruç, giderek tıbbi bir risk faktörü haline geliyor. Özellikle diyabet hastaları arasında.
Sonuç: Açlık Felsefesi
Oruç, insanlığın en eski bilgelik pratiklerinden biri. Ama modern dünyada anlamını kaybetme tehlikesiyle karşı karşıya. Çünkü her şeyi 'kimlik siyaseti' haline getiriyoruz. Oruç tutan 'gerici', tutmayan 'gavur' ilan ediliyor. Oysa oruç, bunların hiçbiri değil. Oruç, iradenle açlığın mücadelesi. Ve bu mücadele, her insanın hayatında bir şekilde var.
Belki de orucun en güzel tanımını, 13. yüzyıl Sufi şairi Mevlana yapmış: "Oruç, sadece yemekten değil, düşüncelerinden de arınmaktır." Bugün buna şunu eklemeliyiz: Oruç, algoritmaların, bildirimlerin, tüketim çağrılarının baskısından arınmaktır. Bu anlamda, oruç hiç olmadığı kadar güncel. Sorun, onu nasıl anladığımızda.