Köşe Yazarları

Terörsüz Türkiye: Diplomasi Masasında İnşa Edilen Yeni Siyaset

TEMEL ÇIKARIM: Türkiye, terör sorununu askeri reflekslerden siyasi çözüme taşırken diplomatik meşruiyet arayışına girdi; sürecin başarısı, yasal düzenlemelerin toplumsal mutabakat sağlayıp sağlayamayacağına bağlı. Meclis Başkanı'nın büyükelçilere verdiği mesaj, aslında iç siyasete gönderilmiş bir 'geri dönüşü olmayan yol' işaretidir.

ED
Elif DemirSiyaset
...
4 görüntülenme

TBMM Başkanı Numan Kurtulmuş'un büyükelçilerle düzenlediği iftar, sıradan bir diplomatik nezaket ziyareti değildi. 25 Şubat 2026 tarihli bu buluşma, Türkiye'nin terörle mücadele stratejisinde köklü bir paradigma değişiminin uluslararası tanıtımıydı. Meclis'in en yetkili isminin, yabancı diplomatik misyon şeflerine doğrudan 'Terörsüz Türkiye' sürecini anlatması, aslında şu mesajı veriyordu: Bu artık sadece güvenlik meselesi değil, siyasi bir dönüşüm projesi ve dünya bunu bilmeli.

Peki neden şimdi? Neden Meclis Başkanı bu mesajı bu zamanda, bu formatta veriyor? Çünkü Türkiye, terörle mücadelede askeri operasyonlardan müzakere süreçlerine doğru kaydığı kritik bir eşikte duruyor ve bu geçişi meşrulaştırmak için uluslararası desteğe ihtiyaç var. Kurtulmuş'un 'silahların tamamen bırakılması ve yasal düzenlemeler' vurgusundaki asıl mesaj budur: Türkiye, sorunu askeri yöntemlerle çözmekten vazgeçmiyor ama çözümün kalıcılığını hukuki ve siyasi normalleşmeye bağlıyor.

Tarihsel Perspektif: Çözüm Süreçlerinin Dış Politika Boyutu

Türkiye'nin terör sorunu tarihinde, sürecin uluslararası boyutunun bu denli ön plana çıkarıldığı üçüncü kritik an yaşanıyor. İlki 1990'ların sonunda, ikisi 2013-2015 Çözüm Süreci dönemindeydi. Her iki tecrübede de Türkiye, sürecin meşruiyetini artırmak için uluslararası aktörleri bilgilendirme gereği duymuştu. Ancak o dönemlerde bu 'bilgilendirme' genellikle pasif, savunmacı bir refleksti. Bugün ise aktif bir stratejik iletişim söz konusu.

2013-2015 Çözüm Süreci'nde hatırlayalım: Süreç başladığında Türkiye, Avrupa Birliği'ne ve özellikle ABD'ye tepkisel bir tutumla yaklaşmıştı. 'Bu bizim iç meselemiz' söylemi hakimdi. Oysa süreç tıkandığında ve sonlandığında, uluslararası toplumun tepkisiyle karşılaşılmıştı. Kurtulmuş'un bugünkü hamlesi, o tecrübenin öğrenilmiş derslerinden biri: Sürecin başında diplomatik zemini hazırla, süreç bittiğinde değil.

Meclis Başkanı'nın 'terör örgütünün bütünüyle tasfiyesi' ifadesi, askeri bir zafer retoriğinden ziyade siyasi bir bitiş vurgusudur. Bu ifade, örgütün askeri olarak yok edilmesinden değil, siyasi varlığının sonlandırılmasından bahsediyor. Bu ayrım kritik çünkü Türkiye'nin başında bulunduğu sürecin doğasını tanımlıyor: Silah bırakma, silahsızlanma ve normalleşme.

İki Okuma: Realist ve İdealist Perspektifler

Bu diplomatik hamleyi iki farklı açıdan okumak mümkün. Realist perspektiften bakarsak, Kurtulmuş'un büyükelçilerle yaptığı görüşme, Türkiye'nin olası bir süreçte uluslararası baskıyı minimize etme çabasıdır. Tarihe baktığımızda görüyoruz ki Türkiye'nin terörle mücadele politikaları, sıklıkla Batılı müttefiklerin eleştirilerine maruz kalmıştır. İnsan hakları ihlalleri, orantısız güç kullanımı, demokratik standartlardan sapma gibi konular sürekli gündeme gelmiştir. Şimdi yapılan ise proaktif bir itibar yönetimidir: Sürecin başında 'biz bunu demokratik, hukuki ve barışçıl yollarla çözeceğiz' mesajı vermek.

İdealist perspektiften ise bu hamle, Türkiye'nin demokratikleşme iradesinin bir göstergesi olarak okunabilir. Meclis Başkanı'nın 'yasal düzenlemeler' vurgusunda, terör sorununun hukuki ve anayasal çerçevede çözüleceği mesajı vardır. Bu yaklaşım, sorunun sadece güvenlik değil, aynı zamanda siyaset ve hukuk meselesi olduğunu kabul eder. Türkiye'nin AB üyelik sürecinde en çok eleştiri aldığı alanlardan biri olan terörle mücadelede hukuk devleti ilkesine bağlılık, böylece yeniden teyit edilmiş oluyor.

Ancak her iki okumada da gözden kaçırılmaması gereken bir nokta var: Büyükelçilere verilen mesaj, aslında Türkiye içindeki farklı kesimlere de gönderilmiş bir mesajdır. Uluslararası arenada 'biz bu işi demokratik yollarla çözeceğiz' demek, içeride muhafazakar tabanın kaygılarını azaltmayı amaçlar. 'Dünya bizi destekliyor, bu süreç meşru' algısı yaratmak, iç siyasette manevra alanını genişletir.

Benim Tezim: Riskli Ama Zorunlu Bir Diplomatik Hamle

Kanımca Kurtulmuş'un bu hamlesi cesur ve riskliydi, ancak kaçınılmazdı. Cesur çünkü sürecin henüz netleşmediği bir aşamada, uluslararası topluma somut taahhütler sunuldu. 'Terör örgütünün bütünüyle tasfiyesi ve silahların tamamen bırakılması' ifadeleri, geri dönüşü olmayan bir yol haritası çiziyor. Eğer bu gerçekleşmezse, Türkiye diplomatik olarak zor durumda kalacak.

Riskli çünkü terör örgütünün tasfiyesi ve silahsızlanması gibi somut hedefler koymak, sürecin kontrolünü kısmen karşı tarafa devreder. Örgüt silahları tam olarak bırakmazsa ne olacak? Yasal düzenlemeler yeterli gelmezse kim karar verecek? Bu sorular, Türkiye'yi uluslararası toplumun gözetimi altına sokma potansiyeli taşıyor.

Ancak aynı zamanda zorunlu çünkü Türkiye, terör sorununun askeri yöntemlerle çözülemeyeceğini artık kabul etmiş durumda. Son kırk yılın tecrübesi gösterdi ki sadece güvenlik odaklı yaklaşımlar, sorunu çözmüyor, bazen daha da derinleştiriyor. Dolayısıyla siyasi ve hukuki bir çözüm kaçınılmaz. Bu çözümün uluslararası meşruiyet kazanması ise sürecin sürdürülebilirliği için kritik.

Kurtulmuş'un vurguladığı 'yasal düzenlemeler' ifadesi, bence sürecin en hassas noktasını işaret ediyor. Hangi yasal düzenlemeler yapılacak? Anayasa değişikliği mi, af yasası mı, yoksa terörle mücadele yasalarında reform mu? Bu soruların cevabı, sürecin başarısını belirleyecek. Eğer düzenlemeler, toplumsal uzlaşmayı sağlayacak kadar geniş ama güvenlik kaygılarını ihmal etmeyecek kadar dengeli olursa, başarı şansı artar. Aksi takdirde hem iç siyasette hem uluslararası arenada ciddi direnişle karşılaşılır.

Ne Olacak? Altı Aylık Öngörü

Ağustos 2026'ya kadar şu gelişmeleri bekliyorum: Birincisi, hükümet terörle mücadele konusunda yasal düzenlemelerin ilk taslağını kamuoyuyla paylaşacak. Bu taslak muhtemelen silah bırakan militanlar için kademeli bir normalleşme süreci içerecek. İkincisi, sürecin uluslararası boyutunu güçlendirmek için Türkiye, AB ve ABD ile daha yoğun diyalog başlatacak. Üçüncüsü, muhalefet partilerinin tutumu netleşecek; özellikle CHP ve İYİ Parti'nin süreçte nasıl pozisyon alacağı, toplumsal mutabakatın genişliğini belirleyecek.

En büyük risk, sürecin iç siyasette kutuplaşmaya yol açması. Eğer 'Terörsüz Türkiye' süreci, iktidar-muhalefet çatışmasının yeni aracı haline gelirse, başarı şansı düşer. Ancak eğer Kurtulmuş ve hükümet, süreci Meclis çatısı altında geniş bir konsensüse dönüştürebilirse—ki Meclis Başkanı'nın bu görevi üstlenmesi bunun için stratejik bir adım—Türkiye tarihi bir fırsatı yakalayabilir.

Uluslararası destekse çift taraflı bir kılıç. Bir yandan sürecin meşruiyetini artırır, diğer yandan Türkiye'yi dış baskılara açık hale getirir. Batılı ülkelerin 'insan hakları standartları', 'demokratik gözetim' gibi şartları öne sürmesi kaçınılmaz. Türkiye'nin becerisi, bu şartları kabul edip sürecin sahibi olarak kalmakta yatıyor.

Sonuç: Yeni Bir Siyasetin Doğuş Sancıları

Kurtulmuş'un büyükelçilerle yaptığı iftar, görünürde bir diplomatik nezaket görüşmesi olsa da, gerçekte Türkiye siyasetinde yeni bir dönemin sembolik açılışıydı. Terör sorununu askeri reflekslerden siyasi çözümlere taşıma cesareti, riskleriyle birlikte takdir edilmeli. Ancak asıl sınav, söylemden eyleme geçişte yaşanacak. Türkiye'nin önümüzdeki altı ayda atacağı somut adımlar, bu cesur söylemin gerçekten bir dönüşüme mi, yoksa yeni bir tıkanıklığa mı yol açacağını gösterecek. Diplomasi masasında başlayan bu yolculuk, ancak toplumsal mutabakatle sonuçlanabilir.