Köşe Yazarları

Terör Söylemi ve Büyük Boşluk: Türkiye'nin Anlatamadığı Hikaye

TEMEL ÇIKARIM: Türkiye 40 yıldır 'terörle mücadele' anlatısına hapsolmuş durumda ve bu, ülkenin küresel kültürel etkisini öldürüyor. 21. yüzyılda ülkeler askeri güçle değil, sanat ve anlatı ihracatıyla etki kazanıyor—Türkiye bunu anlamadığı sürece uluslararası sahnede görünmez kalmaya devam edecek.

Cem ÖzkanKültür-Sanat
...
4 görüntülenme

1980'lerin ortasında Kürt yönetmen Yılmaz Güney, Cannes'da Altın Palmiye kazandığında dünya Türkiye'yi tanımaya başlamıştı. Şimdi ise 2026'da Türkiye'nin uluslararası sahnedeki anlatısı hâlâ 'terörle mücadele' ekseninde dönüyor. İletişim Başkanı Duran'ın son açıklaması, tam da bu kronikleşmiş anlatı krizinin en güncel örneği. Peki, bir ülke kendini neden sürekli aynı senaryonun içinde anlatmayı tercih eder? Ve daha önemlisi: Bu anlatı, gerçekten o ülkenin geleceğini inşa edebilir mi?

Söylemin Arkeolojisi: 40 Yıllık Döngü

Duran'ın 'Türkiye terörden arındırılmış bir geleceğe ilerliyor' söylemi, aslında 1984'ten bu yana binlerce kez tekrarlanmış bir mantra. Türkiye Cumhuriyeti tarihinin neredeyse yarısı, bu 'nihai zafer' anlatısıyla geçti. 1990'larda Turgut Özal 'terör bitecek' dedi, 2000'lerde AKP 'Kürt meselesini çözüyoruz' dedi, 2015'te 'çözüm süreci bitti, artık mücadele var' denildi. Şimdi 2026'dayız ve hâlâ aynı cümleleri duyuyoruz.

Bu tekrarın bir nedeni var: Türkiye'nin siyasi iktidarları, meşruiyetlerini büyük ölçüde güvenlik söylemi üzerinden inşa etti. Güvenlik devleti refleksi, cumhuriyetin kuruluş genetiğinde var. Ancak burada kritik bir nokta atlanıyor: Bir devlet kendini sürekli 'tehdit altında' olarak tanımlarsa, asla normalleşemez. Ve normalleşemeyen bir toplum, kültürel üretimini, sanat dilini, küresel anlatısını da geliştiremez.

Karşılaştırmalı tarih bize şunu gösterir: İspanya'nın ETA ile mücadelesi 50 yıl sürdü ama İspanya aynı zamanda Almodóvar, Gaudí, La Sagrada Familia'yla anlatıldı. Kolombiya'nın FARC sorunu vardı ama Gabriel García Márquez dünyaya 'gerçeküstü gerçekçilik' ihraç etti. Türkiye ise hâlâ uluslararası basında 'terör', 'güvenlik', 'operasyon' kelimeleriyle anılıyor. Neden? Çünkü biz de kendimizi böyle anlatıyoruz.

Kültürel Anlatı Kriziyle Yaşamak

Duran'ın açıklamasında dikkat çeken bir nokta daha var: 'Türkiye ekonomik ve sosyal alanda da ilerlemeler kaydetti' cümlesi, adeta bir dipnot gibi geçiştirilmiş. Sanki asıl hikaye güvenlik, geri kalanı 'ayrıca' başlığı altına sığdırılabilir detaylar. İşte burada ciddi bir anlatı hatası var.

Bir ülkenin uluslararası yumuşak gücü, sanat üretimiyle, kültürel ihracatıyla, anlatı zenginliğiyle ölçülür. Güney Kore 1950'lerde Kuzey Kore'yle savaştı, 1980'lerde askeri diktatörlük yaşadı. Bugün dünya Güney Kore'yi 'K-pop', 'Parasite', 'Squid Game' ile tanıyor. Türkiye ise 2023'te Grammy'de ödül alan Serdar Ortaç'ı uluslararası sahneye taşıyamıyor, çünkü dış politika gündemimiz hep 'güvenlik operasyonları' üzerinden şekilleniyor.

Bence bu, stratejik bir körlük. Çünkü 21. yüzyılda küresel etki, askeri güçle değil, anlatı ihracatıyla kazanılıyor. Netflix'te Türk dizileri izleniyor mu? Evet, ama bunlar devlet anlatısına entegre değil. Tersine, devlet söylemi ile kültürel üretim arasında derin bir kopukluk var.

Uluslararası Toplum ve Destek Yanılgısı

Duran, Türkiye'nin terörle mücadelesinde 'uluslararası toplumun desteğine' vurgu yapıyor. Bu cümle, 2010'ların başından beri Türk dış politikasının temel tezi. Ancak gerçekte durum tam tersi: Avrupa Birliği, ABD, hatta NATO müttefikleri, Türkiye'nin güvenlik operasyonlarını desteklemekten çok, 'endişeyle izliyoruz' açıklamaları yapıyor.

Neden? Çünkü Türkiye'nin anlatısı, uluslararası kamuoyunda ikna edici bulunmuyor. Örneğin İsrail, Hamas'a karşı operasyonlarını 'demokrasi ve özgürlük' söylemiyle paketliyor (ne kadar samimi olduğu tartışılır ama anlatı böyle). Türkiye ise hâlâ 'güvenlik' ve 'terör' gibi teknik kavramlarla yetiniyor. Bu kavramlar, sanat diliyle, kültürel diplomasiyle desteklenmediği sürece, Batı kamuoyunda rezonans yaratmıyor.

'Bir ülkenin gücü, ordusuyla değil, anlatısıyla ölçülür. Ve anlatı, sanatla örülür.'

Benim Tezim: Türkiye'nin İhtiyacı Olan Yeni Bir Anlatı

Kanımca, Türkiye'nin asıl sorunu terör değil, terör anlatısına hapsolmuş olmak. Bu, Sartre'ın 'varoluşçu tuzak' dediği duruma benziyor: Kendini sürekli bir kategori içinde tanımlayan özne, o kategorinin dışına çıkamaz hale gelir. Türkiye, 40 yıldır 'terörle mücadele eden ülke' kimliğine saplanmış durumda.

Oysa Türkiye'nin anlatılabilecek çok daha zengin hikayeleri var. Anadolu'nun 10 bin yıllık kültür mirası, Osmanlı'nın çok uluslu imparatorluk deneyimi, cumhuriyetin modernleşme projesi, 2000'lerin demokratikleşme hamleleri, günümüzün genç sanatçı kuşağı... Bunlar nerede? İletişim Başkanlığı'nın söyleminde hiç yok.

Bence Türkiye'nin yapması gereken şey açık: Güvenlik söylemini minimize edip, kültürel anlatıyı maksimize etmek. Bu, terörle mücadeleyi bırak demek değil. Ama artık bu mücadeleyi ön plana çıkarmak yerine, normalleşmeyi, kültürel zenginliği, sanat üretimini merkeze almak gerek.

Örnek mi? İrlanda. IRA sorunu 1998'de Belfast Anlaşması'yla büyük ölçüde çözüldü. Bugün İrlanda, 'terörle mücadele eden ülke' olarak değil, James Joyce, U2, Riverdance, Temple Bar'ın canlı pub kültürüyle biliniyor. Türkiye de bunu yapabilir. Ama bunun için siyasi iktidarın anlatı stratejisini kökten değiştirmesi gerek.

Önümüzdeki 6 Ay: Ne Olacak?

2026'nın ikinci yarısına doğru ilerlerken, Türkiye'nin güvenlik operasyonlarının devam edeceğini öngörüyorum. Ancak bu operasyonlar, uluslararası sahnede Türkiye'nin imajını iyileştirmeyecek. Tersine, AB ile vize serbestisi görüşmeleri tıkanacak, ABD ile ilişkiler 'stratejik belirsizlik' alanında kalacak.

Ağustos 2026'ya kadar İletişim Başkanlığı'ndan benzer açıklamaların geleceğini, ancak bunların Batı medyasında yer bulmayacağını tahmin ediyorum. Çünkü Batı medyası, artık 'güvenlik başarısı' hikayelerine ilgi duymuyor. Onların aradığı, dönüşüm hikayeleri. Türkiye'nin mültecilerle entegrasyonu, kadın sanatçıların yükselişi, dijital ekonomideki atılımları... Bunlar haber değeri taşıyor. 'Terörle mücadele' artık taşımıyor.

Son Söz: Anlatı Değişmezse, Gelecek de Değişmez

Duran'ın sözleri, niyeti ne olursa olsun, Türkiye'yi geçmişte tutsak eden bir söylemin devamı. Bu ülke, eğer gerçekten 'güçlü ve huzur içinde bir geleceğe' yürümek istiyorsa, önce anlatısını değiştirmeli. Çünkü 21. yüzyılda ülkeler, roketatarlarla değil, Netflix dizileriyle fethediliyor. Sanat eserleriyle, müzik festivallerine, edebiyat ödüllerine konuşuyor.

Türkiye'nin potansiyeli var. Ama bu potansiyel, İletişim Başkanlığı'nın güvenlik merkezli açıklamalarıyla değil, Nuri Bilge Ceylan'ın filmlerini, Orhan Pamuk'un romanlarını, genç grafik sanatçılarının dijital eserlerini dünyaya tanıtarak gerçekleşecek. Yoksa 2030'da da aynı cümleleri dinlemeye devam edeceğiz: 'Terörle mücadelede kararlıyız.' Ve dünya, yine kulak tıkayacak.